4 Eylül 2012 Salı

Uyuma kalk!

           Hadi uyuma!
           Bak ay dolunay bugün. Bak ötelerde yıldızlar kayıyor. Teker teker boca ediliyor ucuz şaraplar sokakta... 
           Asım ağabey mi o çöpten kağıt toplayan? Aysel abla mı yoksa ağlayan kadın sesi? Hani şu kocasından sürekli dayak yiyen kadın... Ahh Aysel abla...
           İnceden yeni doğmuş bir bebek sesi? Hah bu da yeni evli çift olsa gerek. Hani şu 3. kat 6 numara...                                                   
           Evet biliyorum hava kirli; egzoz-duman. Ama bak Asım ağabey, kediler, köpekler de ayakta...
           Hadi uyuma kalk! 
           Bir yıldız daha kaydı burada. Az öncekini kaçırdık ama aynı dileği dilemişizdir belki bunda... 
                                    
  
                                                               Mustafa OZAN

5 Mart 2012 Pazartesi

Yalnızlık...

          Kuduz bir köpek kadar yalnızım.
Yalnızlık gece ayazında sabaha kadar beklemek gibidir, Isınmak için güneşin doğmasını beklersin ama o güneş hiçbir zaman doğmaz,
Yalnızlık bulmadığın sevgiyi,  başka yerlerde aramak gibidir. Ne yaparsan yap onu bulamayacağını bilirsin ama yine de denemekten vazgeçmezsin onun boşluğunu hep başka şeylerle doldurmaya çalışırsın.
Yalnızlık aynı havayı soluyup da, bir türlü yan yana olamamak gibidir. Aldığın her nefeste onun kokusunu duymak istersin ama yapamazsın. Aldığın her nefes ciğerini acıtmaya başlar.
Yalnızlık dediğin eski bir sandalyenin gıcırdamasıdır yalnızlık.
Evet terkedildim herkes terk etti beni. Sol kaburgam bile firar etti bedenimden. Aradan geçen zaman bile yetmiyor unutmaya. Ettiğimiz kavgaları bile özlüyorum, saçlarını okşamayı, ellerini tutmayı, aniden boynuna sarılmayı, bana bakışını, karşımda duruşunu, hatta arkasını dönüp yatışını bile.
Ona yavaşça sokulmak, sessizce sarılmak, omuzlarından tutup sımsıkı kendine çekmek.e
Ah yalnızlık…
Yalnızlık bir kapıyı açıp dışarı çıkmaktır. Ve kapının dışında kalmaktır yalnızlık.


21 Şubat 2012 Salı

KAR...

            Annemsiz 79 güne...
         


      Çok değil birkaç saat önce başladı kar,  şehre yağmaya. Örttü bütün  şehrin pisliğini. Dışarı  çıkasım var, karda üşümek gezip dolaşmak belki biraz sonra donmak hatta ve hatta belki de ölmek…
            Unutmak istiyorum belki de düne, bugüne ve yarına dair ne varsa…
            Sonra şunun farkına varıyorum; kar bu yüz ölçümü büyük ama benim için küçücük şehrin üzerini nasıl kapatıyorsa ben de öyle kapamışım bunca yıl çocukluğumu, gençliğimi, umutlarımı, hüzünlerimi, mutluluklarımı, acılarımı, acıtanları, tüm acıyanları, Aşklarımı…
            Mahpus hayatı yaşıyorum sonra bu kentte. Kar bu koca şehrin en ücra köşelerine yağıyor ama nedense benim koğuşuma bir zerre gelmiyor. Pencereden dahi seyredemiyorum seyretsem de göremiyorum…
            Çocukluğum aklıma geliyor…
 Arıyorum bir nebze hatıra o günden kalan, bulamıyorum. Elma, kiraz ve kayısı ağaçlarını, bilyelerimi, tornetimi, patlak topumu, çeliğimi ve çomağımı, kavak ağacından yapılmaz ama yapmaya çalıştığım uçurtmamı, sünnetimde hediye edilen atarimi, büyüklerimden kalma hatta büyük ablamla aynı yaştaki eski oyuncaklarımı, subay tıraşı denen saçma sapan saç tıraşımı, içi astarsız akraba eskisi ceketimi, dizleri yamalı paçaları yırtık kumaş pantolonumu ve parmaklarımın alt kısmı yırtılmış olan terliğimi, Annemi…
            Dini bayramları hatırlıyorum sonra…
            Alınan bayramlıkları giymek için arife gününün geçmeyişini, bayramda şekerlikleri dolduracak olan ve nedense bayram gününe kadar nereye saklandığı tespit edilemeyen o büyük hazine; şekerleri, evde yığınla şeker varken mahalle dışına taşan şeker toplama organizasyonlarını. Hele hele çocuklara verilmek üzere alınan dandik bayram şekerlerini almayı unutan ve bu yüzden üçer beşer bozukluk dağıtan iki sokak ötedeki emekli polis memuru Rıza amcayı…
            Yorulduğumu fark ediyorum.
Çöküveriyorum üzerinden altıncı kez geçtiğim kaldırım taşlarının üzerine, ve gayet tabii sigaramı yakıp iki nefes çekmeden Annemin sesini duyar gibi oluyorum
            “ Hadi oğlum kalk oturma o soğuk yere bak hasta olacaksın yine. Yanında olamam ki sana bir tas çorba yapayım.
Hadi oğlum kalk oturma o soğuk yere…”

     Mustafa OZAN  

18 Şubat 2012 Cumartesi

Başlarken

          Ne yazmalıyım nereden başlamalıyım inanın bilmiyorum.
          Lakin şunları söyleyebilirim bir şekilde yazması gerekiyor bu bünyenin: duygularını, sevinçlerini, hüzünlerini, DÜŞÜNCELERini...
         Yazarım yazarım silerim, siler siler tekrar yazarım sorun değil. 
         Aslında biri beni takip etsinde değil derdim... Kimse okumazsa yazdıklarımı yıllar sonra ben okurum.
         Ne aşk blogu olacak bu blog, ne acı ne de yemek tarifleri, moda, gezi, araştırma vs. hiçbiri olmayacak. ''O an'' olacak blogumda. Ne yazmak istiyorsam o olacak ve güzel olacak güzel...
        Birilerine sövmek, birilerini övmek istiyorum.
        Çok dağınık bir adamım ben. O kadar ki dağınıklık benim düzenim olmuş:) ve bu kargaşada eskilerden kalma küçük bir not, bir fotoğraf karesi, beğenilmiş bir film-müzik listesi karşıma çıktığında beni mutlu ediyor. 
        İşte ben bu mutluluk anlarımı bir düzene bir tertibe koymak için böyle bir blog açıyorum
        Kimse olmaz belki blogumda ama olan olursa da şimdiden onlara merhaba diyorum...